Kusursuzluğun İllüzyonu ve Gerçeklik Üzerine

Sabah kalkış saatlerinden kariyer planlarına kadar hayatı bir cetvelle çizmeye çalışıyoruz. Ancak insan ruhu bu steril düzenin akışı bozulduğunda içinden gelen bir dürtü olarak başkaldırır. Bu yazı, makinelerin sustuğu, mantığın eridiği ve insanın sadece bir nesne olmadığını yeniden hatırlayarak oluş halindeki bir özne olduğunu o anları inrdelemekte.

Dünyayı düz çizgilerle, neden-sonuç cetvelleriyle anlamaya ne kadar da meraklıyız. Sabah kalkış saatimizden kariyer planlarımıza, market listelerinden beş yıllık stratejilere kadar her şeyde kusursuzluğu arzularız… Sanki hayat tek bir toz zerresinin bile barınamadığı, her türlü belirsizlikten arındırılmış steril, camdan bir fanusmuş ve biz de onun içinde yaşayanlarmışız gibi. Aristoteles’in dediği gibi kendimizi düşünen ve mantıklı hayvanlar olarak tanımlamayı severiz. Bu tanım güvenlidir, öngörülebilirdir ve hesaplanabilirdir. Bu güvenle inşa edilen sınırların kapsadığı alana rasyonel olan deriz. Ancak insan bizzat inşa ettiği bu mantık kalesinin içinde zamanla tuhaf bir sızıntı hissetmeye başlar. O rahatsız edici gerçek sayesinde rasyonel gelen her şeyin ötesinde bir şeyleri görmeye başlarız çünkü zihnimiz sandığımızın aksine kusursuz bir hesap makinesi değil aksine önyargıların, sosyal uyum baskısının ve duygusal körlükleri barındırmaktadır.  İşte böylece irrasyonelliğin bir istisna değil, aslında bir realite olduğu gerçeği mantık duvarlardan sızmaya başlar. O an rasyonalitenin eridiği andır.

Rasyonel ile irrasyonel arasındaki sınır sanıldığı gibi kalın ve aşılmaz bir duvar değildir. Daha çok metcezirin hüküm sürdüğü bir kumsal gibidir. Dalgaların gelip gittiği, nerenin deniz nerenin kara olduğunun anlık olarak değiştiği ıslak, kaygan bir bölge. Rasyonel olan –o soğuk ve analitik zihin– bize istatistiksel bir kesinlikle “ateşe dokunma yanarsın” der. Bu, hayatta kalma bilgisidir ve gereklidir. Ancak irrasyonel olan; o ateşin etrafında toplanıp hikâyeler anlatmamızı, dans etmemizi ve bilinmeyene dair şarkılar söylememizi sağlar. Biri bizi hayatta tutar, diğeri ise yaşatır. Mantığın buzulları erimeye başladığında, altından korkutucu bir kaos değil, insan olmanın o sıcak, akışkan ve hatalarıyla güzel özü ortaya çıkar.

Burada kurgu (tasarlanan) ile kurmaca (organik oluş) arasındaki farka da değinmek gerekir. Bizler hayatı çoğu zaman bir kurgu olarak zihnimizdeki aşırı güven yanılgısıyla yaşamaya çalışırız. Her parçanın bir makine dişlisi gibi hatasız birleşmesini isteriz. Oysa hayatın kendisi bir kurmacadır. Kurgu mekaniktir ve hatayı reddeder. Kurmaca ise organiktir; tesadüfleri, mucizeleri ve insan zihninin hesaplayamadığı o rastlantısal faktörleri içinde barındırır.

Bir belediye parkını düşünün. Çizilmiş yürüyüş yolları, dökülen betonlar ve dikilen Çimlere Basmayınız! tabelaları tasarlanandır, yani aklın ve otoritenin dayatmasıdır. Ancak insanların çimlerin üzerinden geçerken kendi ayak izleriyle açtıkları o patika yollar doğal ve pratik olandır. Kendi içinde bir akışı temsil eder. Bu akış günlük hayatta insanın kendine özgü tarzını göstere bildiği bu denemde nadir sayılabilecek eylemlerden bir tanesidir. Rasyonel akıl, itaat ve uyum dürtüsüyle yol buradan gidilmeli derken irrasyonel –belki de içgüdüsel– olan en kısa, en haz dolu ve en güzel yol burası diyerek kendi izini bırakır. Rasyonalitenin erimesi o beton yoldan çıkıp toplumsal kanıtları bir kenara iterek çimlere basmaya cesaret ettiğimiz andır.

Tasarlanan dünya bize her şeyin kontrol altında olduğu illüzyonunu satar ancak insan ruhunun derinliğinde bu steril düzene ve bu kusursuzluğa karşı bir başkaldırı yatar. Aslında insanın içinde makul olsa da olmasa da her şeye karşı bu dürtü vardır çünkü mesele o şeyde kendinden bir parça bulup bulmamasıyla ilgilidir. Kendinden olana ve hakiki hissettirene tutunan insan bu kurgusal düzene ait hissetmediği noktada isyanı kendine yol edinir. Bu isyan en güçlü haliyle aklın sınırlarının aşıldığı zamanlarda ortaya çıkar. Âşık olduğumuzda yas tuttuğumuzda ya da bir sanat eserinin karşısında büyülenip kaldığımızda zihnimizdeki o sürekli çalışan hesap makineleri susar. O anlarda 2 kere 2’nin 4 etmesi fayda maliyet analizleri veya olasılık hesapları kimsenin umurunda değildir çünkü insan tasarlanmış bir nesne değil oluş halinde bir öznedir.

Rasyonel olan yani bizim o çok güvendiğimiz mantık, istatistik ve zekâ, hayatı dondurarak çalışır. Tıpkı bir sinema filmi gibi. Filmler aslında saniyede 24 kare fotoğrafın arka arkaya gelmesiyle oluşan fotoğrafların bütünüdür. Mantık bu kareleri –zihnimizin en kolay ulaşabildiği, en belirgin ve bulunabilir verileri seçip ayıklayarak– tek tek ele alır. Her birini inceler, isimlendirir, geçmiş verilerle kıyaslar ve rafa kaldırır. Tasarlanan dünya budur; kareler nettir, sınırları bellidir ama ölüdür. Ancak film oynadığında hayatın içine girdiğimizde o karelerin hareketi anlam kazanmaya başlar. Hiçbir an kendinden önceki andan kopuk değildir. Hareketin kendisi karelerin toplamından fazlasıdır. Rasyonalitenin erimesi o tekil fotoğraf karelerine (verilere) bakmayı bırakıp filmin akışına (sezgiye) kapıldığımız anın kendisidir. Meseleyi düşünce tarihinden devam edersek neyden bahsettiğim daha iyi anlaşılacaktır.

Eğer bu erimeyi bir düşünürün perspektifinden izleseydik bu kesinlikle Henri Bergson olurdu. Bize yüzyılın başından seslenip insan zihninin yanılgılarını doğrularcasına şöyle derdi: Aklınızla hayatı anlamaya çalışmak, bir nehrin suyunu kovayla taşıyıp nehrin akışını incelemeye benzer. Kova doludur, su gerçektir ama nehir artık orada değildir; akış durmuştur. Burada doğal olan ile tasarlanan arasındaki çatışma, Bergson’un tabiriyle süre (durée) kavramının yansımasıdır. Saatlerin gösterdiği zaman rasyoneldir, dakikalar eşit parçalara bölünmüştür, mekaniktir ve ölçülebilir. Bu tasarlanmış bir zamandır ancak salt rasyonel bir karar arayışının insanı bazen rahatsız edici bir tereddüde ve buz gibi bir soğukluğa sürüklediği gerçeğiyle yüzleşiriz. Bir insanın sevdiği birini beklerken geçirdiği on dakika ile eğlenirken geçirdiği on dakika asla eşit değildir. Biri asırlar gibi sürer, diğeri göz açıp kapayıncaya kadar geçer. İşte bu hissedilen zaman, yani süre, doğaldır ve mantığın cetveline gelmez. Rasyonalite burada erir çünkü duygular, tüm matematiksel uyarılara rağmen istatistiği yener. Bergson, zekânın (rasyonel aklın) maddeyi ve mekanı yönetmek için harika bir araç olduğunu kabul eder. Bize evler yaptıran, köprüler kurduran, o kurguyu oluşturan şey zekâdır. Ancak zekâ hayatın özüne yani yaşama atılımına (élan vital) nüfuz edemez çünkü zekâ dışarıda kalır, etrafında dolaşır, kategorize eder. Hayatın derinliğine, o kurmacanın kalbine inmek için sezgi gerekir. Sezgi rasyonalitenin eridiği noktada devreye giren o biliş halidir. Bir melodiyi dinlerken notaları tek tek rasyonelce saymazsınız; melodinin bütününü, akışını ve sizde yarattığı hissi sezgisel olarak yaşarsınız. Melodi bir bütündür ve bölünemez. Rasyonalite onu notalara böldüğü an müziğin ruhu uçar gider. Böylece vardığımız yer bir bitiş çizgisi değil, olsa olsa bir eşiktir der ve şu kadim soru belirir; Rasyonellik gerçekten her zaman gerekli ve arzu edilesi bir şey midir? Çünkü bahsettiğimiz şey tam da bunun cevabıdır; rasyonalitenin erimesi yapının çökmesi demek değildir, yapının nefes almaya başlamasıdır.

Bizler o mükemmel, pürüzsüz ve her şeyi açıklayabildiğini iddia eden dünyanın konforundan vazgeçip, olgusal gerçekliğin çatlaklarına gözümüzü diktiğimizde asıl hikâye başlar. Belki de hakikat, merkezin gürültüsünde değil de tarihin kıyısında kalmış vakaların anlatısında, istatistiklerin sapma diyerek ayıkladığı o sıra dışı bireylerin tekilliğinde/öznesinde gizlidir. O çatlak olarak gördüklerimiz sadece bir deformasyon değil de ışığın içeri sızabildiği yegâne aralıklardır. Bu yüzden bu metinde bir hüküm vermekten ziyade bir düşünce ortaya atmayı makul buluyor ve gündelik olanın sıradanlığı ile istisnai olanın kesiştiği o noktada rasyonel olana mutlaklık atfetmeyen cesur bir duruşla beklemek gerektiğini savunuyorum. Çünkü düşünmek cevapları bulup dosyayı kapatmak değil o kültürel hafızanın derin katmanlarında kaybolmayı göze alarak insan olmanın farklı ontolojik boyutlarını inatla aramaktır.

Her şey eriyip biçim değiştirdiğinde elimizde kalan yegâne şey ne bildiklerimiz ne de kanıtladıklarımızdır çünkü geriye sadece o çatlağın başında durup güzelce hesaplanmış düşüncelerin güvenli limanından sıyrılarak içeriye bakmaya cüret eden biz kalırız.

Total
0
Shares
Abone Ol :)
Bildir
guest
0 Yorum
Eski
Yeni Oy
Inline Feedbacks
Tüm yorumlar
İlgili Yazılar