Bir Toplumun Üçüncü Ayağı: Sivil Toplum

Sivil toplum, devletin doğrudan denetimi dışında ve bireylerin kendi iradeleriyle oluşturdukları örgütlenmelerden, toplumsal hareketlerden ve gönüllü birlikteliklerden oluşan özerk alan demektir. Başka bir ifadeyle sivil toplum; insanların ortak bir amaç, değer ya da hak talebi etrafında devletten bağımsız bir araya gelebildiği, fikir üretebildiği, itiraz edebildiği ve toplumun kendi kendini örgütleyebildiği sosyal zemindir. Bu alan dernekleri, vakıfları, sendikaları, platformları, meslek örgütlerini, toplulukları ve çeşitli yurttaş girişimlerini kapsar. Sivil toplumun temel özelliğiyse gönüllülük, özerklik ve katılım üzerine kurulmasıdır.

Sivil toplum Türkiye’de üzerine çok konuşulan fakat bir türlü yerli yerine oturmayan kavramlardan biridir. Çoğu zaman gönüllü kuruluşlar, dernekler ya da hak temelli örgütler ile sınırlı görülür. Kimi dönemlerde devlet karşıtı bir alan, kimi dönemlerde ise devletin tamamlayıcı birimlerinden biri gibi anlaşılır. Sivil Toplum dendiğinde hâlâ herkesin zihninde bu minvalde aynı fotoğraf belirmiyor. Kimi için yabancı fonlu STK’lar, kimi için dindar cemaatler, kimisi içinse devletin yan kuruluşu gibi çalışan derneklerdir. Kavramın bu kadar kaygan olması tesadüf değil. Hem Batı siyasal düşüncesinden ithal edilmiş, hem Osmanlı–Cumhuriyet modernleşmesinin sancılarına bulaşmış, hem de güncel siyasal kavgaların içine çekilmiş bir kavramdan söz ediyoruz. Bu belirsizlik yalnızca kavramın karmaşık tarihsel serüveninden değil Türkiye’de devlet–toplum ilişkisinin yüzyıllardır taşıdığı özgün ağırlıktan kaynaklanır. Sivil toplum kavramı başka coğrafyalarda olduğu gibi devletin gölgesinde, cemaat tabanlı yapıların temelinde ve modernleşme süreçlerinin gerilimleriyle iç içe gelişmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de bu kavram hiçbir zaman sadece kuramsal bir alanı değil, aynı zamanda devletin, bireyin ve toplumsal örgütlenmenin nasıl anlaşıldığını da işaret etmiştir. Bu noktada bu kavramın kısaca tarihsel serencamına bakmakta yarar olacaktır.

  1. Sivil toplumun düşünsel serüveni: Polis’ten Ara Alan’a

Sivil toplumun Türkiye’de ki serüvenini anlamak için önce kavramın Batı düşüncesindeki uzun tarihine bakmak gerekiyor. Malum bu kavram pek çok modern kavram gibi batıda gelişip bu coğrafyaya ithal ettiğimiz bir kavram. Tarihsel süreci kısaca üç döneme ayırmak mümkündür:

  1. Klasik ve ortaçağ geleneği (Antik Çağ – 17. yüzyıl) – sivil toplum = siyasal topluluk / Commonwealth (yani kamusal yarar doğrultusunda örgütlenmiş siyasal topluluk, ortak yönetim / motto: ortak iyilik, ortak refah),
  2. Modern iktisadi gelenek (18. yüzyıl – 19. yüzyıl) – sivil toplum = üretim, mülkiyet, sınıf ilişkilerinin alanının yeniden belirlenmesi,
  3. Ara kurumlar geleneği (20. yüzyıl – günümüz) – sivil toplum = devlet ile birey arasında yer alan gönüllü örgütler ve toplumsal hareketler.

Antik Yunan’da MÖ 5.–4. yüzyıllarda Aristoteles’in koinonia politike anlayışı, sivil toplumu doğrudan polis, yani siyasal topluluğun kendisiyle özdeş görmekteydi. Birey ancak bu siyasal birlik içinde anlam kazanan bir yurttaştı. Benzer biçimde Roma Cumhuriyeti ve Erken Roma İmparatorluğu döneminde (MÖ 3. yüzyıl – MS 3. yüzyıl) res publica ve civitas kavramları, ortak iyilik için örgütlenmiş siyasal topluluk fikrini güçlendiriyordu. Sivil toplum bu dönemde bugünkü anlamından çok kamusal yarar doğrultusunda işleyen bütüncül bir ortak yönetim biçimini ifade ediyordu. Yani klasik dünyada civil society, bugün anladığımız anlamda devletten farklı bir alan değildi. Tam tersine siyasal olanın kendisiydi. İnsan ancak yasa ile örgütlenmiş bir polis içinde “medenî” olabiliyordu. Ortaçağ Hristiyan düşüncesinde de sivil toplum, Tanrı’nın düzenine göre örgütlenmiş Hristiyan cemaatinin içinde bulunuyordu ve oldukça statik bir yapıydı. Bunun için modern döneme kadar sivil toplum kavramı Avrupa’da gelişimi özel mülkiyet ve yeni sınıfların doğmasıyla otaya çıkabilmiştir.

Modern dönemde sivil toplum kavramı on sekizinci yüzyılından itibaren ekonomik düzenin dönüşümüyle birlikte yeniden tanımlanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan iktisadi ve toplumsal kuramlar sivil toplumu devlet ile siyasal alanın dışında kalan ekonomik ilişkilerin mülkiyet yapılarının ve sınıfsal konumların belirlediği bir zemin olarak ele almıştır. Aydınlanma düşüncesi bireyin özerkliğini ve ekonomik etkinliğini öne çıkaran bir yaklaşım geliştirmiştir. On dokuzuncu yüzyılda Hegel sivil toplumu aile ile devlet arasında yer alan ihtiyaçlar sistemi olarak çözümlemiş ve bu alanı çıkar ilişkilerinin belirlediği bir toplumsal bütünlük olarak tanımlamıştır. ihtiyaçlar sisteminin yani bireysel çıkarların, pazarın, meslek birliklerinin ve derneklerin oluşturduğu alanın özgürlük potansiyeli kadar yoksulluk, dışlanma ve çatışma da bu alanın içinde barınmaktadır demiştir. Devletiyse bu dağınık çıkarları ahlaklı bütünlüğe dönüştürecek olan bir üst akıl gibi düşünmüştür. Aynı dönemde Marx’sa sivil toplumu kapitalist üretim biçiminin temeli olarak görmüş ve sınıf ilişkilerinin mülkiyet düzeninin ve ekonomik çatışmaların yoğunlaştığı yer olarak değerlendirmiştir. Yani Marx, Hegel’in bu şemasını tersine çevirerek sivil toplumu kapitalist üretim ilişkilerinin, sınıf yapısının ve egemenliğin zemini olarak okuyarak meselenin “iyi sivil toplum” yaratmak değil bu zemini dönüştürecek siyasal mücadeleyi örgütlemekte olduğunun vurgusunu yapmıştır. Bu kuramsal tartışmalar modern dönemde sivil toplumu ekonomik boyutunu siyasal boyuttan ayırarak kavramı yeni bir çerçeveye kavuşturmuştur. Sivil toplum böylece piyasanın gelişimini sınıf yapılarının oluşumunu ve modern toplumun ekonomik temellerini açıklamak için kullanılan bir kavrama dönüşmüştür.

Son olarak ara kurumlar geleneği olarak adlandırılan dönemse, yirminci yüzyılın başlarından itibaren sivil toplumun modern demokratik ve liberal düşünce içinde yeniden yorumlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşım sivil toplumu ekonomik ilişkilerden ya da siyasal topluluğun bütününden ziyade devlet ile birey arasında yer alan özerk örgütlerin ve toplumsal hareketlerin oluşturduğu bir alan olarak tanımlamaktadır. Düşünsel arka planında Tocqueville’in gönüllü birlikteliklere dair gözlemleri ile çoğulculuk teorisinin erken örneklerini veren çalışmalar bulunur. Yirminci yüzyılın pluralist (Siyasi çoğulculuk) düşünürleri siyasetin yalnızca devlet ile birey arasında değil bu ikisinin arasında yer alan gruplar ve birlikler üzerinden işlediğini savunarak ara kurumların toplumsal dengeyi sağlayan temel unsurlar olduğunu vurgulamıştır. Özellikle soğuk savaş sonrası dönem ile birlikte demokratik çoğulculuk anlayışı güçlenmiş ve örgütlerin devlet gücünü sınırlayan bireyi görünür kılan ve kamusal müzakereyi mümkün kılan yapılar olduğu kabul edilmiştir. Soğuk Savaş’ın son yıllarında ve sonrasında ortaya çıkan bağımsız toplumsal hareketler de sivil toplumun bu ara katman niteliğini pekiştirmiştir. Bu geleneğe göre sivil toplum devletin mutlak gücünü sınırlayan bireyin toplumsal özne olarak var olmasını sağlayan ve modern demokrasilerin istikrarına katkıda bulunan bir alan olarak değerlendirmiştir. Tabi bu söylemin geçerliliği daima bir tartışma konusudur.

Bugün Sivil toplum kavramının güncel tanımıysa kısaca; “Devlet ile piyasa arasındaki ilişkiler ve yapılar alanıdır. Ne büsbütün politik, ne de sadece ekonomik alandır. Gönüllü örgütler, sosyal hareketler, meslek birlikleri, dernekler, sendikalar, inisiyatifler, cemaatler bu gri alanda yer alır. Ancak bu alan ne tamamen özerktir ne de kendiliğinden demokratiktir; devlet ve piyasa tarafından belirlenirken aynı anda onlara mesafe almaya da çalışır.”

Yani kavram anlaşılacağı üzere müphemdir. Türkiye’deki karışıklığın bir kısmı, bu teorik çok-katmanlılığın ciddiye alınmamasından kaynaklanıyor. Peki Türkiye’de sivil toplumun tarihini incelemeye nereden başlayacağız?

2. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e; Cemaat, Devlet ve Eksik Birey

Türkiye’deki sivil toplum tartışmalarının önemli bir kısmı Türkiye’de sivil toplum var mı? Varsa ne zamandan beri var? Veya Osmanlı’da sivil toplum var mıydı? sorularına takılı kalır. Bu konudaki pek çok çalışma klasik Osmanlı düzeninde medreseler, vakıflar, tarikatlar, loncalar, millet sistemi ve tarım kesimini bir tür proto-sivil toplum unsuru olarak tartışır. Fakat aynı çalışmalar özellikle 19. yüzyılda bu kurumların giderek merkezî devletin vesayeti altına girdiğini ve özerkliklerini kaybettiklerini de vurgular. Buradaki temel problem bireyin konumudur. Osmanlı toplum yapısının Avrupa’daki gelişmeler üzerinden doğrudan okunmasının ne büyük bir anakronizm olacağını söylemeye gerek yoktur ancak konu sivil toplum olduğunda birey kavramının önemini özellikle vurgulamak gerekir. Cemaat ile sivil toplumun arasına özgür bireyin girmesi gerekir. Osmanlı’da gayrimüslim milletlerin ve Müslüman cemaatlerin kurduğu dernekler ilk aşamada geleneksel cemaat tahakkümünden sıyrılma yönünde bir adım gibi görünse de bireyin kendi başına özerk bir toplumsal özne olarak ortaya çıkmasını sağlayacak kültürel ve hukuki temeller yeterince gelişmediğinden bu örgütlenmeler çoğu zaman cemaat dayanışmasının yeni biçimlerine dönüşmüştür. Bu nedenle Osmanlı bağlamında sivil toplumun gelişimi bireyin cemaatten ayrışarak bağımsız bir toplumsal aktöre dönüşmesi süreciyle sınırlı kalmış ve modern anlamda bir sivil alanın oluşumu gecikmiştir. Bu gecikme yalnızca bireysel özerkliğin zayıf kalmasıyla değil aynı zamanda ortaya çıkan yeni örgütlenme biçimlerinin de cemaat kalıplarını aşmakta zorlanmasıyla ilgilidir. Nitekim bu dernekler ve topluluklar cemaat yapılarından sıyrılmak isteseler de kısa sürede ulus devlet projelerinin aparatı hâline gelirler ve sivil toplumsal özerklik değil millî iktidar üretirler. Bu yüzden Osmanlı için sivil toplumun prehistoryasının ulus devletin kurbanı olduğunu söylenebilir.

Cumhuriyet’e geçtiğimizde tablo daha da netleşir. İttihatçı mirasın belirlediği siyasal zemin ile asker sivil bürokrasinin benimsediği milletini yaratan devlet anlayışı birleşir ve demokrasinin ulus devlet inşasının ilk evresinde sistematik olarak ertelenmesine yol açar. Genç Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Kurtuluş Savaşı’nı yöneten kadrolar cemaat bağlarını koparmış laik ve milliyetçi bir ulus yaratma görevini üstlenir ancak bu proje toplumun kendiliğinden örgütlenmesine dayanmak yerine devletin toplumu biçimlendirmesi üzerine kuruludur. Böylece Türkiye’de sivil toplumun hikâyesi devlet karşısında yavaş yavaş güçlenen özgür bireylerin yükselişinden çok devletin kimi zaman cemaatleri tasfiye ederek kimi zaman da onları yeniden düzenleyerek kurmaya çalıştığı bir toplum tasarımının hikâyesine dönüşür.

Bu dönemde sivil toplumun gelişememesine dair tartışmalarda öne çıkan diğer bir önemli yaklaşım devletin tarihsel olarak ağırlıklı ve belirleyici bir konuma sahip olmasıdır. Buna göre Osmanlı’dan devralınan merkezî ve bürokratik yapı Cumhuriyet döneminde de devam etmiş ve devlet toplumu tepeden kuran asli özne olarak konumlanmıştır. Bu nedenle klasik sağ ve sol kategorilerinin Türkiye bağlamında yer değiştirdiğini görmek mümkündür. Devletçi bürokratik çizginin kendisini ilerici olarak tanımlasa bile merkeziyetçi bir siyaset ürettiği, buna karşılık toplumsal tabana dayanan ve daha adem-i merkezî bir çizgide duran hareketlerin ise sol duyarlılıklara daha yakın bir pratik geliştirdiği denebilir. Bu çerçevede devletin yalnızca otoriter niteliğini değil siyasal hareketlerin ve aydınların da kendilerini çoğu zaman devlete göre konumlandırmalarını eleştirir. Böylece sivil toplum bağımsız bir toplumsal alan olarak değil kimi zaman ilerleme ve modernleşme projelerinin aracı kimi zaman da bu projelere engel olarak görülen bir unsur hâline gelir ki bu okuma özellikle daha sol eğilimli perspektiflerde güçlü biçimde yer bulur. Kısaca mesele sadece devletin otoriterliği değil; aydınların ve siyasal hareketlerin kendisini de devlete göre konumlandırması ve sivil toplumu ya “araç” ya da “engel” olarak görmesidir.

1980 sonrasında sivil toplum kavramının Türkiye’de hızla yaygınlaşması büyük ölçüde darbenin yarattığı siyasal boşluk ve neoliberal dönüşümün açtığı yeni alanla ilişkilidir. Bu dönemde sivil toplum örgütlerinin sayısı hızla artmış, kavram adeta “moda” hâline gelmişti ancak bu genişleme çoğu zaman sahici bir toplumsal özerklikten çok proje döngülerine, fon mekanizmalarına ve kampanya tarzı hareketlere dayanan kırılgan bir yapı üretmiştir. 80 sonrası sivil toplum haritasını çıkarırken, ortaya ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı; Ülkü Ocakları’ndan Kemalist derneklere, işadamı örgütlerinden meslek birliklerine, İslamcı kadın örgütlerinden insan hakları derneklerine kadar uzanan çok çeşitli ama büyük ölçüde devletle gerilimli–bağımlı bir alan olmuştur. Sağ siyaset devleti aşkın ve mutlak bir güç olarak gördüğünden sivil topluma güçlü bir içerik yüklememiş, sol ise kavramı uzun süre ekonomik ve siyasal liberalizmin uzantısı gibi algılayarak temkinli yaklaşmıştır. Bu ana akımların dışında konumlanan İslamcı sivil toplum örgütleri ise özellikle başörtüsü tartışmaları ekseninde baskı dönemlerinde bireyin değerini vurgulayan ve toplumsal dayanışmayı öne çıkaran bir dil geliştirerek sivil toplumun ruhuna en uygun örneklerden bazılarını üretmiştir ancak zamanla bu yapılar özellikle Necmettin Erbakan sonrası dönemde giderek siyasileşmiş ve başlangıçtaki toplumsal özerklik arayışı yerini parti merkezli bir örgütlenme tarzına bırakmıştır. Genel tabloya bakıldığında sivil toplumun niceliksel olarak büyüdüğü ancak niteliksel açıdan devlet karşısında kalıcı bir özerklik üretemediği, örgütlenmenin hâlâ yasal sınırlamalar, siyasal müdahaleler ve fon bağımlılıkları arasında sıkıştığı görülmektedir.

Türkiye’de sivil toplumun en tartışmalı alanlarından birini İslamcı ve milliyetçi söylemlerin kavramı anakronik biçimde kullanma eğilimi oluşturur. Bazı İslamcı çevreler Osmanlı’daki medrese tarikat ve vakıf ağlarını sivil toplumun erken örnekleri gibi sunarak bu yapılara tarihsel bir meşruiyet kazandırmaya çalışır ancak cemaat ile sivil toplum arasına özgür birey girmediği sürece bu yaklaşım bugünün kavramlarıyla geçmişi açıklayan bir anakronizm olarak kalır. Modern dönemde İslamcı hareketlerin bir bölümü başlangıçta bireyin değerini öne çıkaran ve dezavantajlı kesimlere dayanışma alanı açmayı hedefleyen yapılar olarak ortaya çıkmış ve sivil toplumun ruhuna daha yakın bir örgütlenme çizgisi izlemiştir. Fakat bu yapıların zamanla hızla siyasileşmesi ve cemaat dayanışmasının siyasal iktidar mücadelelerine eklemlenmesi bağımsızlık alanını daraltmış ve sivil toplumsal özerkliği zayıflatmıştır. Milliyetçi ve ulusalcı örgütlenmelerde ise kendilerini sivil toplum kuruluşu olarak tanımlasalar da örgütlenme tarzları ve toplumsal dildeki etkileri çoğu zaman dışlayıcı milliyetçiliğin ve kamusal şiddetin taşıyıcısı hâline gelir. Bu durum sivil toplumun devlet dışında olmakla otomatik olarak demokratik ve özgürleştirici bir alan yaratmadığını gösterir çünkü gönüllü örgütlenmeler yerel normların etkisiyle kimi zaman toplumsal hiyerarşileri ve ayrımcı pratikleri yeniden üretebilir.

İdeolojik perspektiften bakıldığında Türkiye’de sivil toplumun önemli bir bölümünün milliyetçilik tarafından biçimlendirildiği görülür. Barolar ve tabip odaları gibi meslek kuruluşları hukuken kamu kurumu niteliğinde oldukları için tam anlamıyla sivil değildirler ancak devlete de tamamen bağlı değildirler. İşadamı dernekleri hem piyasa çıkarlarını savunur hem de milli ekonomi ve bölgesel liderlik gibi ulusal anlatılara yaslanarak varlıklarını güçlendirir. Futbol kulüpleri ve taraftar grupları millî sembollerle iç içe geçmiş duygusal bir milliyetçilik üretir ve bu durum sivil alanın atmosferini belirgin biçimde etkiler. Ortaya çıkan tablo sivil toplumun büyük bölümünün yarı resmî bir iktidar dolaşımı alanı olarak işlediğini gösterir. Devlet siyasi partiler ve sermaye bu yapılar üzerinden meşruiyet devşirirken sivil toplum kuruluşları da devletle uyumlu ilişkiler kurarak kendi konumlarını korumaya çalışır ve böylece sivil toplumun özerklik iddiası büyük ölçüde zayıflar.

Modern sivil toplum tartışmalarında liberal ve sol düşünce geleneklerinin yaşadığı açmazlar belirginleşmektedir. Sivil toplum bir yandan özgürleştirici toplumsal hareketlerin filizlendiği bir alan olarak görülürken diğer yandan tahakküm üreten ilişkilerin de yeniden üretilebildiği bir zemin olarak tanımlanır. Dolayısıyla sivil toplum ne devlete indirgenebilir ne de yalnızca piyasa mantığıyla açıklanabilir çünkü iktidar ilişkileri bu ara alanda çeşitlenir ve biçim değiştirir. Sol düşünce içinde sivil toplumun teorik olarak bir türlü yerine oturmamasına dikkat çeker çünkü kimi okumalar onu kamusal birliğin ideali olarak görürken kimileri ekonomik çıkarların dünyası ya da sınıf egemenliğinin mekânı olarak ele almaktadır. Türkiye’deki tartışmalarda ise çoğu zaman iki uç eğilim öne çıkar. Bir kesim sivil toplumu tamamen liberal bir proje olarak yorumlayıp devletin yerine geçmeye aday bir alan gibi değerlendirdiği için reddeder. Diğer kesim ise sivil toplumun devletten bağımsızlığını tek ölçüt kabul ederek onu otomatik biçimde ilerici sayar. Oysa bu farklı yaklaşımlar sivil toplumun devlet piyasa ve sınıf ilişkileriyle birlikte düşünüldüğünde anlam kazandığını hatırlatır. Türkiye’de bu bağlamın çoğu zaman göz ardı edilmesi kavramın ya romantikleştirilmesine ya da bütünüyle değersizleştirilmesine neden olur.


3. Peki neden “Türkiye’de hiçbir zaman anlaşılmadı”?

Şimdi başlıktaki sorumuza geri dönelim. “Hiçbir zaman anlaşılmadı” derken, elbette Türkiye’de hiç kimsenin sivil toplumu teorik olarak kavrayamadığını söylemiyorum. Burada kastettiğim, kavramın siyasal-kültürel ana akım tarafından hiçbir dönem tam olarak içselleştirilememiş olması. Bunun birkaç nedeni var:

  1. Kavramsal mirasın kopukluğu
    • Sivil toplumun Batı düşüncesindeki üç ana damarını (commonwealth, üretim alanı, ara kurumlar) birbiriyle ilişkilendirmeden kavramı sadece “devlet dışı örgütler” olarak çevirdik. Bu yüzden de sivil toplumun devlet ve piyasa ile olan karmaşık bağı, demokrasiyle olan gerilimli ilişkisi gözden kaçtı.
  2. Tarihsel süreklilik/kopuş ikileminin yüzeysel okunması
    • Osmanlı’daki cemaat ve vakıf yapılarını ya romantik biçimde “ilk sivil toplum” diye kutsadık ya da bütünüyle “feodal kalıntı” diye reddettik. Oysa sorulması gereken bu yapıların toplumu nasıl düzenlediği (tabii olarak), bireyi ne ölçüde özgürleştirdiği ve devlete/piyasaya karşı nasıl bir özerklik ürettiğiydi.
    • Cumhuriyet’in devlet-merkezci modernleşmesini eleştirirken de çoğu zaman ya Kemalist anlatıyı tekrar ettik ya da basit bir “karşı devrim” söylemine sığındık. Devlet–toplum ilişkisini sivil toplum açısından inceleyen radikal eleştirileri yeterince çoğaltamadık.
  3. Siyasal kültür ve devlet fetişizmi
    • “Devlet baba”, “devlet ebed müddet” gibi imgeler hem sağda hem solda güçlü bir yer tuttu. Bu imgeler vatandaşın kendini “hak sahibi birey” olarak değil, “korunmaya muhtaç tebaa” veya “misyon taşıyan militan” olarak görmesine yol açıyor. Böyle bir kültürde sivil toplum çoğu zaman devletin yardımcısı ya da rakibi olarak görülür, kendi başına meşru ve zorunlu bir özerklik alanı olarak değil.
  4. Milliyetçilik ve güvenlik söylemi
    • İnsan hakları, azınlık hakları, çevre hareketi, kadın örgütleri gibi alanlarda çalışan STK’lar sık sık “dış güçlerin maşası”, “terör uzantısı”, “foncu” gibi etiketlerle damgalanıyor. Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik’te de gösterildiği gibi, milliyetçi söylem sivil toplumu sürekli olarak “Güvenlik–Sadakat” filtresinden geçiriyor. Burada en büyük sorun şeffaflık olarak görmekte yarar var. STK’ların faaliyetlerinin ve özellikle bütçelerinin açık kaynaklar üzerinden takip edilebilir kılmadığı müddetçe bu yaftalamalar ve kuşular toplum nezdinde STK’ların kuşkuyla bakılan kurumlar olarak kalmasını sebep olacak ve halkla olan bütünlüğü hiçbir zaman tam olarak sağlayamayacak.
  5. Neoliberal projeleşme ve fon bağımlılığı
    • 90’lardan itibaren AB süreci, Dünya Bankası projeleri, kalkınma ajansları derken sivil toplum alanına ciddi bir fon girişi oldu. Bu önemli imkânlar sağlarken aynı zamanda sivil toplumu proje döngüsü yönetimine, rapora ve ölçülebilir çıktılara indirgeme riskini de getirdi. Böylece sivil toplum kendi toplumsal tabanından çok, fon veren kurumların öncelikleriyle konuşan bir alan hâline geldi. Bu da vir noktada toplumsal meşruiyetini zayıflattı.

Bu nedenlerle Türkiye’de sivil toplum ya kavramsal olarak yarım yamalak benimsendi ya da gündelik siyasetin araçsallaşan diline hapsedildi. Kavramın içindeki eleştirellik ve özgürleştirici potansiyel hiçbir dönemde tam anlamıyla açığa çıkamadı.


4. Yine de vazgeçemeyeceğimiz bir kavram

Sivil toplum kavramı Türkiye’de çoğu zaman yanlış anlaşılmış, araçsallaştırılmış ya da siyasal gündemin içine sıkışmış olsa da vazgeçilebilecek bir kavram değildir. Tam tersine devletin toplumu yüzyıllardır yakından şekillendirdiği bir bağlamda devlet piyasa ve toplum arasındaki gerilimleri anlamak için hâlâ en işlevsel çerçevelerden birini sunar. Bunun için önce kavramı çoğul ve çelişkili haliyle kabul etmek gerekir çünkü sivil toplum ne tamamen özgürlük üreten bir alan ne de kendiliğinden demokratik bir yapı sunar. Irkçı bir dernekle bir kadın dayanışma örgütü ya da çevre hareketi aynı alanın parçalarıdır ve asıl mesele bu alan içindeki güç ilişkilerini açık biçimde tartışabilmektir. Ayrıca tarihimizle sahici bir hesaplaşma yapılmadan sivil toplumun doğru bir kavramsal zemine oturması mümkün değildir. Osmanlı’yı nostaljiye Cumhuriyet’i steril modernleşme mitine hapsetmeden cemaat devlet ve birey ilişkilerini yeniden okumak ve farklı kuramsal tartışmalarla zenginleştirmek gerekir. Diğer yandan sivil toplumun kurumsal özerklik kazanabilmesi için hem devletten hem piyasa aktörlerinden hem de kendi iç hiyerarşilerinden bağımsızlaşması zorunludur. Bunun yolu ifade ve örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alan bir hukuk düzeninden şeffaflık ve iç demokrasi mekanizmalarından ve üyeleriyle gerçek bağ kurabilen taban örgütlenmesinden geçer. Son olarak milliyetçi ve güvenlikçi dilden uzaklaşmak şarttır çünkü sivil toplum ancak farklı kimliklerin ve çıkarların müzakere edilebildiği çoğul bir alan haline geldiğinde anlam kazanır. Bu dönüşüm gerçekleşmeden kavramın hak ve hukuk yönünden özgürleştirici potansiyeli tam olarak açığa çıkmayacaktır.


Son söz yerine

Sivil toplumu Türkiye’de “hiçbir zaman tam anlaşılmamış” bir kavram olarak görmek, biraz da bu ülkenin modernleşme hikâyesinin açmazlarını görmenin başka bir yolu. Devletin hep bir adım önde koştuğu, toplumun ya peşinden sürüklendiği ya da gizli kanallarda direndiği bir tarihimiz var. Böyle bir bağlamda sivil toplum sadece önemli bir kavram değil; devletle ilişkimizi düzenleyebilecek ama aynı zamanda birbirimizle yüzleşebileceğimiz ve dayanışmayı arttırabileceğimiz bir alanın ihtimali. Belki de ilk adım “sivil toplum” dendiğinde aklımıza sadece AB projeleri, büyük STK’lar ya da taraflı sendikalar ve odaları değil de mahallenin/köyün kadın derneğini/kooperatifini, işçinin bağımsız sendikasını, öğrencinin bireysel inisiyatifini, mültecilerin dayanışma ağını, ekoloji platformlarını da birlikte getirmek doğru olacaktır. Ancak o zaman bu kavramı bize yabancı bir jargon olmaktan çıkarıp, kendi deneyimlerimizin dili haline getirebiliriz.

Total
0
Shares
Abone Ol :)
Bildir
guest
0 Yorum
Eski
Yeni Oy
Inline Feedbacks
Tüm yorumlar
İlgili Yazılar