Müziğin Akışını Bozmak Üzerine

Her şeyin kusursuz bir düzende ilerlediğini düşündüğümüzde içimiz bir anlığına huzurla dolar. Sanki hayat bir senfoni gibidir. Her ses yerli yerindedir, her şey olması gerektiği gibidir. Ancak biraz dikkatli bakıldığında bu düzenin kırılgan olduğunu fark ederiz. Çünkü hiçbir melodi sonsuza kadar aynı ritimde kalmaz. Her akış bir noktada bozulur ve her uyumun içinde bir çatlak belirir. İşte o çatlakta insanın gerçekliği saklıdır.

Tolkien’in Silmarillion’unda evrenin başlangıcı bir kelimeyle değil, bir müzikle olur. Yüce varlık İlúvatar, düşüncesinden doğan Ainur adlı kutsal varlıkları yaratır ve onlara evrenin temellerini işleyecek bir melodi armağan eder. Her biri kendi sesini bu büyük ezgiye katar. Bu müzik, Arda’nın yani dünyanın ilk tasarımıdır. Ancak melodinin ortasında en güçlülerinden biri olan Melkor, kendi fikrini eklemek ister. İlúvatar’ın ezgisini genişletmeye, kendi düzenini kurmaya çalışır. O anda müzik bozulur, ritim değişir, uyum çatlar. Tolkien’in efsanevi anlatısında Melkor’un müziği bozması sadece bir başkaldırı değil, yaratılışın kaçınılmaz bir parçasıdır. İlúvatar’ın ezgisine karşı çıkan Melkor, evrenin ilk uyumsuz sesini üretir. O ses ilk bakışta kirlilik gibi görünür ama aslında yaratının genişlemesidir. Melkor’un hareketini salt kötülüğün menşei olarak görmek, müziğin tek bir ana ezgiden ibaret olduğu varsayımıyla mümkündür. Oysa İlúvatar, anlatıda bozulmuş motifi de bütüne katmayı seçer. Bu tercih, yıkımı romantize etmez. Aksine yaratının çoğullukla işlediğini hatırlatır. Deleuze’ün söylediği gibi tekrar, aynının dönüp durması değildir; Tekrar farkın üretimidir. Çünkü müzik yalnızca uyumla değil o uyumu sarsan titreşimle de var olur. Melkor’un bozulmasıyla birlikte müzik yeni bir derinlik kazanır. Artık sadece güzelliğin değil acının ve arzunun da sesi vardır. Arda o gürültü sayesinde anlam bulmuştur.

İnsanın hayatı da bundan farklı değildir. Her şeyin planlandığı, doğrusal biçimde ilerlediği bir yaşam düşünülebilir ama bu yaşamda ruh nefes alamaz. İnsan, mükemmel çizgilerde değil, eğrilerde ve sapmalarda kendini bulur. Zorluklar, düşüşler ve belirsizlikler olmadan özgürlük olmaz. Melkor’un bozulmuş notası, bizim kendi içimizde duyduğumuz huzursuzluğun bir yansımasıdır. Çünkü insanın özü mükemmel uyumda değil, uyumun eksikliğini fark etmekte gizlidir. Bir düzenin bozulması bazen yaratıcı bir eylemdir. Yeni bir anlam, yeni bir yol ancak o bozulma sayesinde ortaya çıkar. Müzik, sessizlikle anlam bulur. Aynı şekilde yaşam da aksaklıklarla derinleşir. Her düşüş bir tür yankıdır, varoluşun kendine yönelmiş bir sorusudur. Melkor’un müziği bozması aslında İlúvatar’ın öngördüğü bir ihtimaldir. Çünkü Tanrısal düzen bile bilir ki, mutlak uyum tek başına bir hiçtir. Ancak bozulma, kırılma, çatlama olduğunda anlam doğar.

İnsanın doğrusallık arzusu anlaşılır. Çizgiler sükûnet verir, takvimler güven sunar. Fakat çizginin gerçek hayatla teması her zaman pürüzlüdür. Üniversiteyi bitir, işe gir, yüksel, aile kur gibi sıraya dizilmiş cümleler, bir planın estetiğidir. İçeride ise işten çıkarılma korkusu, hastane koridoru, taşınma telaşı, bitmeyen iflas ihtimali vardır. Bu olasılıklar kötü yazının süsü değil, varoluşun dokusudur. Arendt’in kamusal alan düşüncesi eylemin öngörülemezliğini içerir. Eylem yeni bir başlangıç üretir ve bu başlangıç başkalarıyla birlikte doğar. Tam bu nedenle doğrusal gidiş çoğu kez siyasal ve etik bir tembelliktir. Hayat ise çoğul sesler ister. Bir sahne düşünelim. Bir orkestrada çalan genç bir kemancı prova gününde kritik bir pasajda yalpalıyor. Şef elini indirip bekliyor. Gencin utancını bir düşünün. İçerisinde bulunduğu duygu durum, sessizlik, insanlar(vs). O anda iki şey mümkün; Genç ya hatasını bir utanç olarak görür ve onu tamamen silmeye çalışır. Daha çok ezber yapar, daha çok tekrar eder, o anı zihninden kazımaya uğraşır. Bir sonraki provada o pasajı hatasız çalmak ister ama bu çaba genellikle korkudan beslenir. Hatasızlık arzusu, müziği canlı kılan o kırılgan insani dokuyu yok eder. Ya da o yalpalamayı bedeninin bir parçası gibi kabul eder. Yayının ağırlığını, parmağının titremesini, nefesinin hızını müziğe dahil eder. İkinci yol, kusurun kutsanması değildir. İkinci yol, kırığın bilinçle işlenmesidir. Bir Japon sanatı olan kintsugi altını gibi, kırık artık sır değil bir formdur.

Gerçeklik yüzeyseldir ve asıl olaraksa tek biçimli değildir. Bazen en anlamlı olan şey dışarıdan yanlış gibi görünen şeydir. İnsan da kendi içindeki Melkor’u susturmak yerine onu dinlemeyi öğrenmelidir. Çünkü o ses sadece yıkımı değil potansiyeli de taşıyabilir. Her insan kendi müziğinin içinde küçük bir kaosa sahiptir. Bunu bastırmak değil onunla yaşamayı öğrenmek gerekir. Uyum her sesi aynı hizaya getirmek demek değil her sesin farklı tonda olmasına rağmen birlikte var olmasını sağlayabilmektir.

Hayatın akışı bazen durur, bazen hızlanır, bazen tamamen yön değiştirir. Biz buna kriz deriz, kayıp deriz, hata deriz. Oysa belki de hepsi yeni bir müziğin başlangıcıdır. Yoldan çıkmak, bazen yolun kendisidir. Melkor’un bozulmuş melodisi bize bunu hatırlatır. Her bozulmanın içinde yeni bir anlam gizlidir. Her sapma yeni bir yönü işaret eder. Sonunda belki hiçbir yere varamayız. Belki sadece yürürüz, düşeriz, yeniden kalkarız ama mesele de bu değil mi? Uyum aramak bizi tatmin edecek midir? Yoksa uyumsuzluğun neden var olduğunu anlamaya çalışmak mı gerekir? Tüm bunları ele aldığımızda müziğin gerçek akışı, onu bozan seste gizlidir ve bazen en derin hakikat en yanlış notada duyulur.

Total
0
Shares
Abone Ol :)
Bildir
guest
0 Yorum
Eski
Yeni Oy
Inline Feedbacks
Tüm yorumlar
İlgili Yazılar
Daha Fazla

Kusursuzluğun İllüzyonu ve Gerçeklik Üzerine

Sabah kalkış saatlerinden kariyer planlarına kadar hayatı bir cetvelle çizmeye çalışıyoruz. Ancak insan ruhu bu steril düzenin akışı bozulduğunda içinden gelen bir dürtü olarak başkaldırır. Bu yazı, makinelerin sustuğu, mantığın eridiği ve insanın sadece bir nesne olmadığını yeniden hatırlayarak oluş halindeki bir özne olduğunu o anları inrdelemekte.
Daha Fazla

Çalınan Dikkat’e Dair

Bu dikkatsizlik çağında insanlığın yüzleşmek zorunda olduğu krizler, toplumsal adaletsizlikler ve teknolojik bağımlılık gibi sorunların çözümü dikkat ve odaklanma yetisinin yeniden kazanılmasını zorunlu kılıyor.