Mutlak Yokluğa Karşı Varoluşun En Saf Savunması

Ölümü gerçekten fark eden insanın kelimeleri değişir. Korkular, maskeler ve alışkanlıklar her şey değişir. Geriye yalnızca insanın en gerçek hâli ve o hâlin kâğıda düşen birkaç dürüst satırı kalır. Bu yazı, ölümün eşiğinde yazılan kelimelerin neden bu kadar arı, çıplak ve derine işleyen bir güce sahip olduğunu irdelemekte

Yazmak sanılanın aksine entelektüel bir gösteriş ya da edebi bir süsleme sanatı değildir. Bilakis mutlak yokluğa karşı zihnin geliştirdiği en ilkel ve en güçlü hayatta kalma refleksidir. Varoluşun hiçliğe karşı en saf, en çaresiz hayatta kalma çabasıdır. İnsanoğlu varoluşunu anlamlandırmak ve geçip giden zamanın içinde kaybolmamak için kelimelere tutunur. Yazmak çoğu zaman yaşamı kayda geçirme, geleceğe bir “ben de vardım” mesajı bırakma çabasıdır. Ancak ölümün gölgesi yaklaştığında, bu naif çabanın anlamı kökten değişir. Zaman önümüzde uzanan uçsuz bucaksız bir ova olmaktan çıkar ve sonu belli olan dar bir koridora dönüşür. O koridorda atılan her adım, zihinden geçen her düşünce ve kağıda dökülen her kelime tıpkı alınan son nefes gibi eşsiz bir değer kazanır. Kalemin ucundan dökülenler artık edebi bir süs, entelektüel bir oyun ya da geleceğe bırakılan bir gösteriş değil tersine yokluğa karşı zihnin hayatta kalabilme refleksi varoluşun en saf savunmasıdır.

Bu refleksi en çıplak, en sarsıcı haliyle görebilmek için Victor Hugo’nun Bir İdam Mahkûmunun Son Günü eserinde bizi içine hapsettiği o boğucu atmosferi yeniden hatırlamalıyız. Sonu kesin olarak bilen biri için “ertesi gün” kavramı, içi boşaltılmış, anlamını yitirmiş ölü bir kelimedir. Yarının ihtimal dışı kaldığı bir yerde, şimdiki zaman korkunç bir yoğunlukla genleşir ve ağırlaşır. Güneş ışığının hücresindeki duvara düşüşü, gardiyanın koridorda yankılanan ayak sesleri, hatta tırnakların arasına sıkışmış bir toz zerresi bile devasa, neredeyse kozmik bir anlam kazanır. Çünkü zaman daraldıkça, yaşamın her saniyesi paha biçilemez bir mücevhere dönüşür.

bir de şimdiye bakalım modern insan Hugo’nun mahkûmunun aksine trajik bir yanılgı içindedir. O, kendi hücresini demir parmaklıklarla değil; bildirim sesleri, sonsuz kaydırma döngüleri ve dopamin tuzaklarıyla inşa etmiştir. Modernite ve onun dijital uzantıları, bize ölümü unutturmak üzerine kurulu devasa ve konforlu bir simülasyondur. Bizler, Instagram hikayelerinin 24 saatte silinip gitmesi gibi, kendi sonluluğumuzu da bir görünürlük ve arşivleme meselesine indirgedik. Modernite ve onun dijital uzantıları, bize ölümü unutturmak üzerine kurulu devasa bir simülasyona dönüşmedi mi? Jean Baudrillard’ın ifade ettiği gibi gerçeklik yerini simülasyona bıraktığında ölüm de bir sistem hatasına dönüşür. Bizler Instagram hikayelerinin 24 saatte silinip gitmesi gibi, kendi sonluluğumuzu da bir “görünürlük” ve “arşivleme” meselesine indirgedik. Bulut’a yüklediğimiz fotoğraflarla ölümsüz olacağımızı sanıyoruz oysa sadece veri yığınlarına dönüşüyoruz.

Tam da bu noktada dijital uyuşukluğumuzun panzehiri olarak Martin Heidegger’in düşünceleri akla gelebilir. Heidegger, insanın ancak ölüme yönelimli varlık (Sein-Zum-Tode) olduğunu iliklerine kadar hissettiğinde otantik bir yaşama kavuşabileceğini söyler. Ölümle yüzleşmek yaşamı ciddiye almanın ön koşuludur. Oysa bugün bizler Heidegger’in Herkes (Das Man) dediği o gri kalabalığın içinde ölümü teknik bir arıza, tıbbi bir başarısızlık veya sadece başkalarının başına gelen uzak bir istatistik gibi görerek yaşıyoruz. Ölümü hastane odalarına soğuk morglara hapsedip yaşamın steril alanlarından söküp atıyoruz. Bu inkâr kültürü yazılan her şeyi de sığlaştırıyor. Ölümü bilmeyen kalemler, toplumun vitrinini, popüler söylemleri, politik doğruculuğu veya süslü “bio” yazılarını umursar. Çünkü hâlâ kaybedecek bir sosyal statüsü, korunacak bir imajı vardır. Ancak giyotin bıçağının –ya da bir terminal teşhisin– gölgesi kağıda düştüğünde, göz yaşamın en çıplak gerçeğine dikilir. Yaklaşan mutlak son sıradan olan her şeyi kutsallaştırır ve sahte olan her şeyi yakıp kül eder.

Bugün bir insanın Montaigne gibi taşra şatosuna çekilip, dış dünyayla bağını kopararak kendini yazması neredeyse imkânsızdır; çünkü artık zihinsel hücremize derinlerine kadar işleyen Wi-Fi sinyalleri, e-postalar bildirimleri ve günlük yaşamın gürültüsü yüzünden kendine dönememektedir. Yine de insan sonun mutlaklığını hissettiğinde –belki bir yoğun bakım odasındaki curcunanın arasında, belki de gece yarısı gelen varoluşsal bir krizde– o modern rollerden sıyrılabilir. İnsan sonun mutlaklığını tefekkür ettiğinde; unvanları, akademik rütbeler, mavi tikler ve sosyal statüler bir anda buharlaşır. Ölüm herkesi yalnız bırakır ve o noktada hiçbir imajın anlamı yoktur. Yalan söyleyecek veya o yalanı sürdürecek bir gelecek kalmadığında geriye sadece çıplak bir bilinç ve titreyen bir el kalır. Tarih bu “kendinle baş başa kalma” halinin sayısız tanığıyla doludur. Sokrates’in baldıran zehrini içmeden hemen önce öğrencileriyle yaptığı o dingin konuşmalar mesela, yaklaşan sona rağmen zihninin nasıl berraklaştığını gösterir. Marcus Aurelius’un savaş çadırında, ölümün, kanın ve kaosun ortasında kendi kendine yazdığı notları bir imparatorun değil ölümlü bir adamın iç döküşüdür. Tahtlarından zaferlerinden ziyade vicdanlarıyla hesaplaştıkları o an imparatorla köleyi, milyarderle evsizi aynı “insan” çizgisinde buluşturur.

Modern filozof Byung-Chul Han günümüzün performans toplumunda insanın ölmeye bile vakit bulamadığını, o kadar meşgul, o kadar tükenmiş ve o kadar “pozitif” olmaya zorlanmış olduğunu söyler ki böyle bir insan acı çekme ve yas tutma yeteneğini kaybetmiştir. Her şey pürüzsüz (smooth) olmalıdır. Akıllı telefon ekranları gibi hayat da pürüzsüz akmalıdır. Oysa ölüm pürüzlüdür, kesintilidir, travmatiktir. Hugo’nun evrenselleştirdiği gibi Hepimiz hükmü verilmiş fakat infaz tarihi belirsiz yolcularız. Bizim modern trajedimiz o infaz tarihini bilmiyor oluşumuzun verdiği tehlikeli rehavettir. Kelimeler sanki mürekkebimizde hiç bitmeyecekmiş, o delete tuşuna basıp her şeyi düzeltebilecekmişiz gibi savurgan kullanırız. Fakat bitiş çizgisini gören insanın böyle bir lüksü yoktur. O zamanın akışını değil tükenişini görür. Bu yüzden yazdıkları –bazen yarım kalmış bir özür, bazen yıllarca saklanmış bir sır, bazen de sadece dünyaya bırakılan sessiz bir çığlığı– çok daha yoğun bir anlam taşır. Bu metinlerin edebi değeri yoktur belki ama “hakikat” değeri paha biçilemezdir. Çünkü editörden geçmemiş, sansürlenmemiş, sosyal medya filtresine takılmamış tek metin, ölümün kıyısında yazılandır.

Ölümün bu yakınlığı, insanda sadece korku yaratmaz büyük bir algısal sarsıntıya ve uyanışa yol açar. Ölümün gerçekliği insanın üzerine düştüğünde, modern yaşamın tüketim ve hız odaklı algısı silinir, her şey durmaya ve daha berraklaşmaya başlar. Bir mahkûmun son gününde gördüğü gökyüzü nasıl keskinleşiyorsa, insan da ölümlülüğünü idrak ettiği anda yaşamı –ekranların arkasından değil– tüm berraklığıyla görmeye başlar. Bütün maskeler düşer, yapmacıklık ve başkası gibi olma çabası son bulur. İnsan, ölümlü olduğunu fark ettiği ölçüde kendine yaklaşır. Nihayetinde son anlarını yazıya dökenlerin metinleri insanlık hâlinin en dürüst aynasıdır. İster bir Orta Çağ keşişi olsun, ister cephede mektup yazan bir asker, isterse de modern bir hastane odasında son notunu akıllı telefonunun “notlar” kısmına yazan bir hasta… Bu satırların ortak noktası kendilik duygusudur. Işıklar solduğunda, sahne kapandığında ve o büyük sessizlik başladığında; geriye ne kariyer planları kalır ne de dijital alkışlar. Geriye yalnızca kelimelere sinmiş, insanın kendine en çok benzediği o samimi izler kalır. Belki birkaç devrik cümle, belki imla hatalarıyla dolu bir veda, belki de bir nefesin buğusu… Ama insanın gerçekten, maskesiz ve yalansız “kendi” olduğu satırlar, çoğunlukla işte o son satırlardır.

Uzun lafın kısası insan ancak öleceğini gerçekten anladığında yaşar ve hakikati yazmaya başlar.

Total
0
Shares
Abone Ol :)
Bildir
guest
0 Yorum
Eski
Yeni Oy
Inline Feedbacks
Tüm yorumlar
İlgili Yazılar
Daha Fazla

Çalınan Dikkat’e Dair

Bu dikkatsizlik çağında insanlığın yüzleşmek zorunda olduğu krizler, toplumsal adaletsizlikler ve teknolojik bağımlılık gibi sorunların çözümü dikkat ve odaklanma yetisinin yeniden kazanılmasını zorunlu kılıyor.